7 yıl önce sokaklara küçük mektuplar bırakmaya başladım. Bu mektupların ön yüzünde bir illüstrasyon, arka yüzünde ise kısa bir metin yer alıyordu. Mektuplar belirli bir kişiye değil, sokaktan geçen herhangi birine yazılmıştı. Amaç, kamusal alanda rastlantısal bir karşılaşma yaratmaktı.
Bu mektupları şehirlerin farklı noktalarına bıraktım: banklara, duvar diplerine, telefon kulübelerine, park köşelerine. Birinin onları bulacağını ve içindeki mesajla kısa bir ilişki kuracağını düşünerek. Mektubu bulan kişinin kim olduğunu hiçbir zaman bilmedim ve aslında bu bilinmezlik projenin önemli bir parçasıydı.
Projenin çıkış noktası basit bir soruydu: Bir şehirde tanımadığımız insanlarla nasıl iletişim kurabiliriz? Sokakta karşılaşmadan, konuşmadan, hatta birbirimizi görmeden bir düşünce paylaşmak mümkün mü?
“Mektuplar” bu sorunun etrafında gelişen bir çalışma oldu. Her mektup küçük bir görsel ve kısa bir metinden oluşuyordu. Bu metinler bazen bir düşünce, bazen bir soru, bazen de sokakta yürürken aklıma gelen bir cümleydi.
Bu proje belirli bir tarihte başlayıp biten bir iş değil. Zaman zaman yeni mektuplar üretiliyor ve farklı şehirlerde tekrar sokaklara bırakılıyor. Her yeni mektup, bir başkasının gününün küçük bir anına dokunma ihtimali taşıyor.
Bir vakit düştü aklımıza, kaçtık doğaya. Bizi biz yapan topraklara olan özlemlerimizi attık çantaya; indirimde oluşuna sevinerek aldığımız çadırlarımızla, yıldızlarla, galaksilerle yollara düştük. Yalnızdık. Cırcır böceklerini duyabilmek için dinledik ormanı, yoktular. Toprağa dokunduk, nefes alan yoktu. Gökyüzüne baktık, kuşlar yoktu. Ağaçların arasından derinlere yürüdük, korkulacak hiçbir şey yoktu. Yoktular. Tüketmiş ve tükenmiştik.”